6 Şubat depremlerinin üzerinden yıllar geçti. Binlerce insanımızı toprağa verdik, şehirlerimiz yıkıldı, hayatlarımız değişti. Ancak geride kalan en büyük beklenti, sadece şehirlerin yeniden inşa edilmesi değil, adaletin de eksiksiz şekilde tecelli etmesidir.
Kahramanmaraş’ta yıllardır yatırım yapan, fabrikalar kuran, binlerce kişiye ekmek kapısı açan, üretimi ve istihdamı önceleyen Sami Kervancıoğlu ile Mustafa Pekel’in yargılandığı süreç, kamuoyunda uzun zamandır tartışılmaya devam ediyor. Bu isimlerin ekonomik hayata sağladıkları katkılar elbette onları hukukun üstüne çıkarmaz. Ancak aynı şekilde hiçbir kişi de peşin hükümlerle ya da kamuoyu baskısıyla mahkûm edilmemelidir.
Bugün kamuoyunun sorduğu soru son derece nettir: Eğer dosyada tahliyeyi gerektirecek hukuki şartların oluştuğu düşünülüyorsa, neden tahliye kararı verilmemektedir? Hukukun görevi, kişilere göre değil, delillere göre karar vermektir.
Öte yandan, Bad-ı Saba Konutları’nın yıkılması sonucu 42 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği ve 15 kişinin yaralandığı davada tutuklu sanık Şahin Avşaroğlu hakkında verilen tahliye kararı da kamu vicdanında geniş yankı uyandırmıştır. Bu kararın hukuki gerekçesi elbette yargı makamlarınca ortaya konulacaktır. Ancak toplumun beklentisi de aynı derecede açıktır: Benzer nitelikteki dosyalarda farklı uygulamaların nedenleri şeffaf biçimde açıklanmalıdır.
İşte tam da bu noktada insanların zihninde şu sorular oluşuyor:
Aynı hukuk sistemi içerisinde bazı dosyalarda tahliye kararı verilirken, bazı dosyalarda neden farklı bir değerlendirme yapılıyor? Kararlar tamamen hukuki kriterlerle mi şekilleniyor, yoksa kamuoyunda oluşan algılar bu süreçleri etkiliyor mu?
Bu soruların cevaplanması yalnızca ilgili dosyalar açısından değil, yargıya duyulan güven açısından da büyük önem taşıyor.
Hiç kimse yaptığı yatırım nedeniyle ayrıcalık bekleyemez. Hiç kimse siyasi geçmişi nedeniyle de peşinen suçlu ya da suçsuz ilan edilemez. Hukukun temel ilkesi budur. Ancak aynı hukuk, benzer olaylarda benzer ölçütlerle uygulanmadığında toplum vicdanında derin soru işaretleri oluşması da kaçınılmazdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, kişiler üzerinden yürüyen tartışmalar değil; hukukun herkese eşit mesafede durduğunu gösteren şeffaf, gerekçeli ve vicdanları rahatlatan kararlardır.
Çünkü depremde yalnızca binalar yıkılmadı.
İnsanların adalete olan güveni de ağır bir sınavdan geçti.
Ve unutulmamalıdır ki, adalet sadece mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, o kararların toplum vicdanında karşılık bulmasıyla da anlam kazanır.