Sosyal devlet uygulamalarının güçlü olduğu Kuzey Avrupa ülkelerini bir kenara bırakırsak, dünyanın büyük bölümünde toplumların önemli bir kısmı emeğiyle geçinen, orta ve alt gelir gruplarından oluşuyor. Bu kesimlerin ortak sorunlarının başında ise artan hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı geliyor.
Aynı zamanda bu ülkelerin büyük çoğunluğunda ekonomik sistemin temelini serbest piyasa anlayışı oluşturuyor. Bu iki gerçeği yan yana koyduğumuzda önemli bir soru ortaya çıkıyor: Serbest piyasa ekonomisinin hâkim olduğu toplumlarda, geniş halk kesimleri ekonomik zorluklar yaşarken bu düzen neden siyasal açıdan güçlü desteğini koruyabiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomiyle açıklanamaz. İşin içinde siyaset, psikoloji, sosyoloji ve toplumsal algı da vardır.
Toplumun marjinal sayılabilecek, serbest piyasa ekonomisine kökten karşı çıkan küçük bir kesimi dışında; sosyal demokratlardan liberallere, muhafazakârlardan milliyetçilere kadar geniş bir siyasi yelpaze mevcut ekonomik düzen içerisinde siyaset üretmektedir. Dolayısıyla emeğiyle yaşayan milyonlarca insan da seçimlerde bu düzeni sürdüren siyasi aktörlere destek vermektedir.
Peki neden?
Bu soruya verilebilecek ilk cevap, toplumsal kutuplaşmanın ekonomik sorunların önüne geçirilmesidir. Kimlikler, ideolojiler, kültürel farklılıklar, güvenlik kaygıları ve dış tehdit algıları çoğu zaman vatandaşın ekonomik taleplerinden daha görünür hâle gelir. İnsanlar geçim sıkıntısı yaşasalar bile, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde ekonomik tercihlerini ikinci plana atabilirler.
İkinci neden ise insan doğasının önemli özelliklerinden biri olan yükselme arzusudur.
Daha iyi bir hayat kurma, daha fazla kazanma ve sosyal statü kazanma isteği, piyasa ekonomisinin en güçlü motivasyon kaynaklarından biridir. İnsanların önemli bir bölümü mevcut şartlarından memnun olmasa bile, gelecekte daha iyi bir yaşam standardına ulaşabileceğine inanır. Bu beklenti, ekonomik sistemin devamlılığını sağlayan önemli psikolojik dinamiklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Modern tüketim kültürü de tam bu noktada devreye giriyor. Reklamlar, dijital medya ve popüler kültür, bireylere sürekli daha fazlasını istemeyi telkin ediyor. Tüketebilen daha fazla tüketmeye yönlendirilirken, tüketemeyen kesimler de gelecekte o yaşam standardına ulaşabilecekleri umudunu canlı tutuyor.
Belki de serbest piyasa ekonomisinin en dikkat çekici başarısı burada yatıyor. Sadece mal ve hizmet üretmekle kalmıyor; aynı zamanda beklenti, umut ve gelecek tasavvuru da üretiyor. Bu nedenle ekonomik sistem ile bireyin hayalleri arasında güçlü bir bağ oluşuyor.
Elbette bu durum serbest piyasa ekonomisinin tek başına bütün sorunların kaynağı olduğu anlamına gelmez. Bugün refah seviyesi yüksek birçok ülke de piyasa ekonomisini benimsemektedir. Ancak bu ülkeleri diğerlerinden ayıran temel unsur; güçlü sosyal devlet mekanizmaları, gelir dağılımını dengeleyen politikalar ve vatandaşın ekonomik güvenliğini önceleyen kamu anlayışıdır.
Asıl tartışılması gereken soru belki de şudur:
Sorun gerçekten serbest piyasa ekonomisinin kendisi mi, yoksa piyasanın sosyal adalet ilkeleriyle dengelenememesi mi?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünün ekonomik tartışmalarını değil, geleceğin siyasetini de şekillendirecek gibi görünüyor.